Dergah-ı Ali

Çay-Çaydanlık-Köşe-Mikrofon-Gazete-Reis-Alim-Çapkın-

Ağustos, 2007 için Arşiv

Geleneksel Erdek Gezisi ve Katılım Şartları..!

Yazan: bobolican Ağustos 18, 2007

Yüce dergahın bir kültür hizmeti olan ve on yıllardır devam eden geleneksel tatil ve rahat rahat göbek kaşıma gezimiz bu ay sonu itibari ile tekrarlanacaktır.Ancak bu yıl her yıl olduğu gibi katılım için bir takım şartlar aranmaktadır.

Sizde taktir edersinizki böyle güzide bir dergahın organize ettiği böylesine ciddi bir gezinin bir takım külfetleri ve elemeleri mevcut olması gerekmektedir…ki bu yılda öyle oldu…

Dergah gezimize katılma şartlarından en önemlisi dergahta yıkıklamayn kale örneği göstermektirki buda nufuz cüzdanındaki medeni hali “bekar ” kısmına tekabül etmektedir yani bu gezimize ancak ve ancak bekar üyelerimiz katılabilmektedir..

Bu üyelerimiz şu anda

Yüce dergahın haşmetli reisi Yahya Beyler…
İstanbul büyükşehir belediyesinin medarı iftarı bizim devletteki 657 temsilcimiz paşaların muhammet (mehmet) beyler…
Dergahımızın taksim şube yöneticisi ve henüz evlenme arefesinde olan kaymakcı bedir kardeşimiz
ve ben…Fatih..

Bu gezimizin bir baska anlamı ise.. nişanlı olan sayın bedir kaymak beye bekarlık gibi bir nimeti nasıl olurda bırakır sorusunu tekrar sormak ve bu nimetlerden daha güzel bir şekilde faydalanmasını saglamak için güneş sahil ve kızlar üçgeninde bir tur attırmak istedik.. ayrıyetten evlenme merakına düşmüş ve anne beni eversene türküsünü diline pelesenk eden yakup kardeşimize güzel bir ders vermek için ve akıllarını başlarına devrişmeleri yönünde telkin ve tekliflerimiz sunmaktır…

Ayrıca evlenipte elini etegini ilim kanalından çeken ve dünyaya temessül eden fetva makamına…
Simman beye…Cemal beye…Hamit beye…Kenan beye..Ziya beye…Ramazan beye..akgül beye…Adil beye…cengiz beye…apo beye… buradan beyliklerinin silindigini haber vermek istedik….

selamlar bize şan dileyin… kolay değil…deniz,sahil,güneş ve kızlar arasında dergahı temsil etmek.. :)

NOT: bizim oralara gitmedeki yegane amacımız irşad-tebliğdir..bu konuda sayın fetva makamından gerekli tüm fetvaları almış bulunmaktayız..ayrıca sınırsız teorik günah işleme hakkımızda mevcuttur…

Yazı kategorisi: Güncel Dergah Olayları | » yorum bırak;

Spam mail ve IRGAT simman

Yazan: bobolican Ağustos 18, 2007

Efendim dergahımızın üst düzey yöneticilerinden ve gümüşhanenin potansiyel kurtarıcısı olan sayın simman beyin bizlere göndermiş oldugu spam maillerden an itibari ile illallah demiş bulunmaktayız. Zaten dergahımızın iç tüzüğünde de yerl alan maddede aynen şöyle geçer :

içtüzük: zırtıncı paragraf tırtıncı fıkra: dergah üyelerinin hiç birine kesinlikle spam mail gönderilmesi ve gönderilmesini teşvik etmek yasaktır…

maddemiz bu kadar açık ve yoruma bu kadar kapalı iken gümüşhanenin kurtarıcılığına soyunan sözde dergah reis yardımcısı sayın simmen bey neyine güvenipte bize bu tarz suc olan emaillerini baskan gibi saygın birinin adresine gönderiyor…

gönderdikleri zımbırtıılar ise özetle şunlar…

vay efendim sevgi nedir ..?
vay efendim hanımınızla nasıl iyi geçinirsiniz (bu bir taşlama mesajımı)
vay efendim abuzittin kıllıfırcanın kıllarına daha saygılı davranın..
vay efendim umutlu olun…
vay efendim azimli olun..olun ki sıçarken taşı delesiniz..

aşağıda www.spam.org.tr adresinden aldıgımız ve bilgilenmeniz için size yansıttımız spam mail nedir paragrafını sindire sindire okumanızı tavsiye ediyoruz…

SPAM Nedir ?

Internet üzerinde aynı mesajın yüksek sayıdaki kopyasının, bu tip bir mesaji alma talebinde bulunmamış kişilere, zorlayıcı nitelikte gönderilmesi Spam olarak adlandırılır. Spam çoğunlukla ticari reklam niteliğinde olup, bu reklamlar sıklıkla güvenilmeyen ürünlerin, çabuk zengin olma kampanyalarının, yarı yasal servislerin duyurulması amacına yöneliktir. Spam gönderici açısından çok küçük bir harcama ile gerçekleştirilebilirken mali yük büyük ölçüde mesajin alıcıları veya taşıyıcı, servis sağlayıcı kurumlar tarafından karşılanmak zorunda kalınır.

Yazı kategorisi: Güncel Dergah Olayları | » yorum bırak;

Abdullah Gül yoksa oy da yok..!!

Yazan: bobolican Ağustos 12, 2007

Türkiye 22 Temmuzda demokrasi sınavından gayet güzel bir şekilde geçip başta avrupa birliği olmak üzere tüm dünyaya ülkeyi muz cumhuriyetine benzetmeye calısanlara verdiği cevabı göstermiştir… Başta bürokratik oligarşiye ve kokuşmuş zihniyete karşı insanlar yaz sıcağında koştu oy verdi.. verdiği o oy kimine göre istikrara kimine göre ekonomik reforma kimine göre sağlıktaki değişime kimine göre ise Abdullah Gül için verilmiş bir oydu… Ancak insanlar bence hepsine birden oy verdi. yani Abdullah Gül için oy verenler “Ak parti ekonomide zayıftı” demiyor ekonomi için oy verenler ise “Ben Abdullah Gül`ü desteklemesemde oyum Ak partiye” demiyordu.. Böyle bir çok gözü ve gönlü açık insanın vermiş olduğu oyla Ak parti zirveye çıktı..

Şimdi bu zirve yeri zırvalama yeri değildir.. halkın tokadı 3 kasım seçimlerinde nasıl kendini gösteriyorsa pek tabi 4-5 sene sonra yapılacak seçimdede zırvanın hesabı için tokat devreye girecektir. Şimdi Ak parti Abdullah Gül dışında bir aday çıkartırsa bu tokatın sillesi bence 3 kasımdan da ağır olur ki ilk silleyi basanlardan biride ben olacağımı buradan ilan edeyim.

Son iki üç yıldan beri Türkçemizde iki kelimenin anlamı tamamn değişmiş durumda.. Bunlardan biri Uzlaşma diğersi ise Mutabakat…
Uzlaşma adı altında dayatma yapılıyor… Mutabakat adı altında ise taviz üstüne tavizler sıralanıyor
… ve bu iki kelimenin anlamı değişmesiyle olgun demokrasilerde hiç görülmeyen azınlığın çoğunluğa tahakkümü meydana geliyor..evet bir anda “azgın azınlık” “uysal çoğunluğun” tepesine biniyor ve bunun adına da uzlasma tepesine binilen ve ses çıkarmayan anlayış ise mutabakat içersindeyiz diyor…

Uysal atın çiftesi pek olur misali ile bizler uysal çoğunluk olarak bundan sonra bahsettiğim anlamlarda ne mutabakat ne de uzlaşma istiyoruz.. biz adam gibi oyumuzun temsil edilmesini istiyoruz aksi halde tokat şamar geliyor…

Biz inanıyoruzki Abdullah Gül milletin dediklerinden kendine pay cıkarır ve bu koltukta ısrarcı olur ve biz yine biliyoruz ki bu ısrarı ne bir hubbucah (koltuk sevdası) ne de bir hırs meselesidir… Aynı zamanda öyle batı menşeili şovalyelik masallarına inanmayacak kadarda liyakat sahibi oldugunu hissediyoruz sayın Abdullah gülün… eğer bir kahramanlık yapacaksa 2. mehmetin babasına dediği gibi Tayyip Erdogana aynen şunu demeli “ya sen ya ben o koltuğa oturmalıyız ” … Ancak haçlı zihniyetinin zamanımızda tecessüm etmiş hali olan kartel basın tüm çığırtkanlıkğıyla tüm dalavereleri ile bir tezgah kuruyor.. Ancak plan kurucuların en büyük Allahtır.. Allahında bir planı vardır muhakkak.. diyor ve son kez ekliyorum….cumhurun reisi cumhur gibi olmalı… oda Abdullah Gül olmalı…

ikra

Yazı kategorisi: Eleştiri, Haber-Gündem | » yorum bırak;

Korku ve cesaret

Yazan: ilimirfan Ağustos 2, 2007

Korku ve cesaret

Çok tehlike vardı ortalıkta… Türkiye’yi Kürtler bölüyordu; AKP memleketi hem ABD’ye ve AB’ye teslim etmişti hem de Fethullahçılarla birlikte gizli gizli Türkiye’ye şeriatı getiriyorlardı; her taraf çarşaflı, türbanlı kadınlarla dolmuştu; Sorosçu entelektüeller, sivil toplumcular, Ermeniler, diğer gayri-müslim azınlıklar, Fener Rum Patrikhanesi, misyonerler vatan topraklarını satıyorlar, bölüyorlar, parçalıyorlar, yapılabilecek her türlü kötülüğü sahneye koyuyorlardı. Ortalık “ihanet”ten geçilmiyordu…

Çok fazla “hain” vardı yani… Ve insanlar korkuyorlardı…

Ve garip bir seçim oldu… Bir de baktık ki, meğerse “hain miktarı” tehlike çanları çalanların iddia ettiğinden de fazlaymış!

Çünkü seçmen kitlesinin en az yarısı “ihanetten” yana oy kullanmıştı!

Ne oldu peki? Bu kadar çok korkuya, ihanet tellalliğine rağmen neden bu insanlar kulaklarını tıkayıp, AKP’ye oy verdiler?

Çünkü cesaret korkuyu yendi…

Çünkü ortalıkta “korku” şeklinde dolaşıma sokulan duygular, aslında değişim karşısında kaybetmekte olanların korkusuydu. Üzerine oturdukları yapay, kurgusal ve sembolik zeminin sarsıldığını gören ve imtiyazlarını kaybetme riski taşıyan bu kesimler kendi korkularını tüm toplumun korkusu olarak “öğretmek” için her türlü operasyona başvurmaktan, cumhuriyeti, bayrağı araçsallaştırmaktan kaçınmamışlardı. Korkuyu üretenlerin gürültüsü çok fazlaydı, sahip oldukları araçlar ve tehdit kapasiteleri çok güçlüydü; ürettikleri korku dilinden kaçış yoktu; o dil her yerdeydi ve her fırsatı sonuna kadar değerlendiriyordu…

İşte bu “mecburî dil”in ömrü bitmedi belki, çünkü sağda solda dolaşan e-postalarda birileri bu seçimin “gayri meşruluğu”, “hile” içerdiği iddiasıyla, sayılan oyların oranların “dış kaynaklı süper elektronik teknolojiler” marifetiyle bambaşka sonuçlarla kayda geçtiği iddiasıyla kazan fokurdatmaya başladılar bile…

Ancak bu mecburî süper dilin ömrü değilse bile “meşruiyeti”- seçimlerle bitti. Gözlerden ve eli sopalı öğretmen edasıyla tehdit eden parmaklardan uzak, gizli bölmede oy pusulasıyla başbaşa kalan insanlar dışarıda hâkim olan korku diline rağmen, kendilerini anlattılar. Bu mecburî dilin dışında başka diller olduğunu ve olabileceğini gösterdiler.

Çocuğun otoriter babadan, “çocuğun iyiliği için” onu döven babadan ve onun dayatmacı söyleminden kurtulabildiği anda yaptığı gibi, bu toplumun seçmenleri de aslında “büyüdüklerini” gösterme fırsatı bulabildikleri anda, dillerinin döndüğü kadarıyla, söyleyeceklerini söylediler.

İnsanlar düne kadar korkunun dilini konuştular, ama kendilerini güvenli hissettikleri o sandık başında içlerinden geleni anlattılar.

İnsanların korkularını, güvensizliklerini araçsallaştıran, nesneleştiren ve sosyalize eden CHP ve MHP’nin anlamadığı tam da bu…

Konuşmak isteyen, bütün renkleriyle kendisi olmak isteyen toplumu “mecburî dil” sahipleri hâlâ anlamıyorlar. Kimi aklıevveller seçmenlerin davranışına akıl sır erdiremiyorlar; “Bu işte mantık yok!” diye bağırıyorlar… Sanki toplumu anlamak için hiçbir gayret göstermeyip, bu tür lafları sarfederken herhangi bir “mantık”la mücehhezlermiş gibi…

Kendi olmak isteyen bu toplumu kendilerine, kendi paranoyak dillerine mahkum etmek isteyen başka aklıevveller de toplumu toptan reddediyorlar; “Bu halka her şey layık, ihanete göz yumdu” diye bağırıyorlar. Bir zamanlar “ya sev ya terket” derken, şimdi o toplum hakkında içlerindeki kendi sevgisizliklerini itiraf ediyorlar.

Çünkü “halkın değerlerine saygı göstermek”, “milletini sevmek” gibi retoriklerle süslenen milliyetçilik(ler) ya da ulusalcılık(lar) o millete karşı duydukları güvensizliği, hatta nefreti artık saklayamaz hale geldiler…

“Milliyetçi” ya da “ulusalcı” mecburî diller vasıtasıyla “hain” arayarak şimdiye kadar toplumu bölmeye çalışanların şimdi –artık- bu toplumu reddetmek yerine, o toplumun özsaygısını kazanmak için talep ettiği konuşma hakkına saygı göstermeyi öğrenmelerinin zamanı geldi.

22 Temmuz seçimlerinde bu korku ve nefret diline karşı insanlar en derinlerindeki cesareti gösterdiler.

Yani sürekli “ders veren” milliyetçilik ve ulusalcılık müteahhitlerinin “alacakları ders” açık: biraz “cesur” olup, bu toplumun seslerine saygı göstermekten -en azından nefret etmemekten- başka yapacakları şey yok…

Yazı kategorisi: Güncel Dergah Olayları | » yorum bırak;