Dergah-ı Ali

Çay-Çaydanlık-Köşe-Mikrofon-Gazete-Reis-Alim-Çapkın-

02 Aug 2007 için Arşiv

Korku ve cesaret

Yazan: ilimirfan Ağustos 2, 2007

Korku ve cesaret

Çok tehlike vardı ortalıkta… Türkiye’yi Kürtler bölüyordu; AKP memleketi hem ABD’ye ve AB’ye teslim etmişti hem de Fethullahçılarla birlikte gizli gizli Türkiye’ye şeriatı getiriyorlardı; her taraf çarşaflı, türbanlı kadınlarla dolmuştu; Sorosçu entelektüeller, sivil toplumcular, Ermeniler, diğer gayri-müslim azınlıklar, Fener Rum Patrikhanesi, misyonerler vatan topraklarını satıyorlar, bölüyorlar, parçalıyorlar, yapılabilecek her türlü kötülüğü sahneye koyuyorlardı. Ortalık “ihanet”ten geçilmiyordu…

Çok fazla “hain” vardı yani… Ve insanlar korkuyorlardı…

Ve garip bir seçim oldu… Bir de baktık ki, meğerse “hain miktarı” tehlike çanları çalanların iddia ettiğinden de fazlaymış!

Çünkü seçmen kitlesinin en az yarısı “ihanetten” yana oy kullanmıştı!

Ne oldu peki? Bu kadar çok korkuya, ihanet tellalliğine rağmen neden bu insanlar kulaklarını tıkayıp, AKP’ye oy verdiler?

Çünkü cesaret korkuyu yendi…

Çünkü ortalıkta “korku” şeklinde dolaşıma sokulan duygular, aslında değişim karşısında kaybetmekte olanların korkusuydu. Üzerine oturdukları yapay, kurgusal ve sembolik zeminin sarsıldığını gören ve imtiyazlarını kaybetme riski taşıyan bu kesimler kendi korkularını tüm toplumun korkusu olarak “öğretmek” için her türlü operasyona başvurmaktan, cumhuriyeti, bayrağı araçsallaştırmaktan kaçınmamışlardı. Korkuyu üretenlerin gürültüsü çok fazlaydı, sahip oldukları araçlar ve tehdit kapasiteleri çok güçlüydü; ürettikleri korku dilinden kaçış yoktu; o dil her yerdeydi ve her fırsatı sonuna kadar değerlendiriyordu…

İşte bu “mecburî dil”in ömrü bitmedi belki, çünkü sağda solda dolaşan e-postalarda birileri bu seçimin “gayri meşruluğu”, “hile” içerdiği iddiasıyla, sayılan oyların oranların “dış kaynaklı süper elektronik teknolojiler” marifetiyle bambaşka sonuçlarla kayda geçtiği iddiasıyla kazan fokurdatmaya başladılar bile…

Ancak bu mecburî süper dilin ömrü değilse bile “meşruiyeti”- seçimlerle bitti. Gözlerden ve eli sopalı öğretmen edasıyla tehdit eden parmaklardan uzak, gizli bölmede oy pusulasıyla başbaşa kalan insanlar dışarıda hâkim olan korku diline rağmen, kendilerini anlattılar. Bu mecburî dilin dışında başka diller olduğunu ve olabileceğini gösterdiler.

Çocuğun otoriter babadan, “çocuğun iyiliği için” onu döven babadan ve onun dayatmacı söyleminden kurtulabildiği anda yaptığı gibi, bu toplumun seçmenleri de aslında “büyüdüklerini” gösterme fırsatı bulabildikleri anda, dillerinin döndüğü kadarıyla, söyleyeceklerini söylediler.

İnsanlar düne kadar korkunun dilini konuştular, ama kendilerini güvenli hissettikleri o sandık başında içlerinden geleni anlattılar.

İnsanların korkularını, güvensizliklerini araçsallaştıran, nesneleştiren ve sosyalize eden CHP ve MHP’nin anlamadığı tam da bu…

Konuşmak isteyen, bütün renkleriyle kendisi olmak isteyen toplumu “mecburî dil” sahipleri hâlâ anlamıyorlar. Kimi aklıevveller seçmenlerin davranışına akıl sır erdiremiyorlar; “Bu işte mantık yok!” diye bağırıyorlar… Sanki toplumu anlamak için hiçbir gayret göstermeyip, bu tür lafları sarfederken herhangi bir “mantık”la mücehhezlermiş gibi…

Kendi olmak isteyen bu toplumu kendilerine, kendi paranoyak dillerine mahkum etmek isteyen başka aklıevveller de toplumu toptan reddediyorlar; “Bu halka her şey layık, ihanete göz yumdu” diye bağırıyorlar. Bir zamanlar “ya sev ya terket” derken, şimdi o toplum hakkında içlerindeki kendi sevgisizliklerini itiraf ediyorlar.

Çünkü “halkın değerlerine saygı göstermek”, “milletini sevmek” gibi retoriklerle süslenen milliyetçilik(ler) ya da ulusalcılık(lar) o millete karşı duydukları güvensizliği, hatta nefreti artık saklayamaz hale geldiler…

“Milliyetçi” ya da “ulusalcı” mecburî diller vasıtasıyla “hain” arayarak şimdiye kadar toplumu bölmeye çalışanların şimdi –artık- bu toplumu reddetmek yerine, o toplumun özsaygısını kazanmak için talep ettiği konuşma hakkına saygı göstermeyi öğrenmelerinin zamanı geldi.

22 Temmuz seçimlerinde bu korku ve nefret diline karşı insanlar en derinlerindeki cesareti gösterdiler.

Yani sürekli “ders veren” milliyetçilik ve ulusalcılık müteahhitlerinin “alacakları ders” açık: biraz “cesur” olup, bu toplumun seslerine saygı göstermekten -en azından nefret etmemekten- başka yapacakları şey yok…

Yazı kategorisi: Güncel Dergah Olayları | » yorum bırak;