Dergah-ı Ali

Çay-Çaydanlık-Köşe-Mikrofon-Gazete-Reis-Alim-Çapkın-

‘okunası yazılar’ Kategorisi için Arşiv

HAYIRLI CUMALAR…

Yazan: bobolican Haziran 29, 2007

ÇOBANIN AŞKI
Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
– Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…

Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
– Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
– Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
– Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?
– Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
– Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah…”
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah…
Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
– Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
– Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
– Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
– Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar…
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
– Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz…
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
– Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
– Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
– A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim…
Serdar TUNCER; “Çobanın Aşkı”, Semerkand Dergisi, Ağustos 2005

Yazı kategorisi: Güncel Dergah Olayları, okunası yazılar | » yorum bırak;

pandora’da en çok satan 30. kitap

Yazan: bobolican Haziran 14, 2007

Fethullah Gülen ABD ve AKP

HİKMET ÇETİNKAYA
GÜNİZİ KİTAPLIĞI yay. 4/2007Fiyatı: 12,00 YTL %15 indirimli Pandora fiyatı: 10,20 YTL
sepete ekle (stoktan teslim)

Kitap, özellikle son yıllarda hızlı bir biçimde çoğalan ve eğitimde etkin bir noktaya gelen tarikatçı okul, dersane ve yurtların eğitim sistemimiz içinde geldikleri noktayı göstermesi açısından çarpıcıdır
Kitap, henüz 18 yaşında olan ve iki yıl boyunca Beşiktaş’ta Fethullahçı bir kız öğrenci yurdunda kalan, Fethullahçı ünlü bir dersaneye giden genç bir kızın, kendisine Fethullahçı Abiler ve Ablalar tarafından yapılan dini telkinleri reddetmesinin ardından başına gelenleri anlatmasıyla başlamaktadır.
Ayrıca, tarikat/siyaset/ticaret denklemi
Fethullah Gülen, ABD ve AKP üçgeni.
Ve bu bağlamda geliştirilen politikalar yoluyla Laik Demokratik Cumhuriyet’in nereye götürülmek istendiği çarpıcı bir biçimde anlatılmaktadır

evet dergah üyeleri böyle bir kitap varmış, ve en çok satanlarda 30. sıraya bile oturmuş, ben yeni gördüm. nedir ne değildir bilen var mı__?
herhalde sanırsam galiba kanımca kanaatimce Değerli arkadaşımız pardon bekar arkadaşımız Fatih ve de diğer arkadaşımız ama evli :) arkadaşımız sakarya muhamamet bundan haberdardır. gerçi az kalsın yayıncımız pirimiz üstadımız abimizi unutuyordum oda haberdardır di mi_?
yorumlarınızı bekliyorum..
selametle kalın..
siman ses soluk çıkmaz oldu, ne oldu sana simanım..
la zabit sen ne ediysen…
yorun bakalım….

Yazı kategorisi: Haber-Gündem, Kitap Tanitimi, okunası yazılar | 2 Yorum »

MUHAMMED EVLENİYOR.. ZABİT DEĞİL BE KARDEŞLER FETVA MAKAMI YA DA SSK MUHAMMED…

Yazan: bobolican Mayıs 13, 2007

selamun aleyküm,

değerli dergah üyeleri,ve üye olmayan dergah severler..
fetva makamı da dünya evine giriyor, hatta bugünden eve girdi, sakarya’da çalışmalarını sürdürüyor..

19 mayıs 2007 saat 12 Ebu bekir düğün salonunda lerde kardeşimiz molla muhammedin düğünü olacak, tüm arkadaşlarımız davetlidir.
gelmeyenin ssk kayıtlarında bir oynama olursa biz mesul değiliz :)

artık muhammed kardeşimiz bizim sakarya şubemiz olacak bir müddet, umarım onunda dediği gibi az bir müddet olur, ya da hayırlısı olsun diyelim..

burdan siman babaya da selamlarımı iletiyorum, o da bizim gümüşhanedeki gözümüz, yürüyen ayağımız, beyaz masamız, falanımız filanımız :) )

darısı dergahın evli olmayan bekarlarına :) var mı laa benden başka, herkes evlendi şaka maka :) )
Umarım güzel(hayırlı) bir evlilik olur ve ömür boyu sürer.. Mutluluklar diliyorum kardeşime…

Yazı kategorisi: Güncel Dergah Olayları, basın açıklamaları, okunası yazılar | 2 Yorum »

uyuma uyuma

Yazan: bobolican Mayıs 2, 2007

arkadaşlar uyumayalım lütfen, bakın dengesiz kardeşimiz yorum üstüne yorum yaparken, sizler ne yapıyorsunuz söyleyin bana bakalım, hadi bakalım verin bakalım cevap..
bu aradada gündem çok değişti, amma gündemle ilgil yorumlar göremiyorum__?
aidatları da vermediniz bu arada :)

Yazı kategorisi: Güncel Dergah Olayları, okunası yazılar | 2 Yorum »

Zülfü Livanelinin yazısı okuyun bakalım yorun bakalım

Yazan: bobolican Nisan 25, 2007

Birleşen kazanıyor, bölünen kaybediyor
Yazan: Zülfü LİVANELİ on Nisan 25,2007

Bir iki ay önce arkadaşlarımla Cumhurbaşkanlığı konusunu tartışırken demiştim ki: “AKP bu konudaki verileri bir bilgisayara yüklese ve kendileri açısından en iyi çözümü sorsa Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı, Tayyip Erdoğan’ın başbakan olması gerektiği cevabını alır. AKP açısından ideal olan durum budur.”

Ve hemen eklemiştim:

“Ama işin içinde insan egosu olduğu için bu çözüme pek ihtimal vermiyorum.”

İtiraf etmeliyim ki; AKP beni yanılttı ve başından beri sergiledikleri dayanışmayı burada da gösterdiler.

İşin bu boyutu çok önemli.

Ve günün en yakıcı sorusu şu: Kendilerine Atatürkçü, laik, solcu, çağdaş vs. diyenler niye bu kadar sevgisiz, kıskanç, birbirine düşman?

Buna karşılık AKP çevreleri niçin birbirine bu kadar sıkı sıkıya bağlı?

İşte Türkiye’yi bir büyük dönüşümün eşiğine getiren ve türbanın köşke çıkması noktasına sürükleyen gelişmelerin sırrı bu soruda gizli!

Meclis’e gidiyorsunuz: CHP’li milletvekillerinin yüzünden düşen bin parça, birbirine selam vermeyen, koridorda gördüğü zaman yolunu değiştiren pek çok kişi var.

Konuştukları zaman kasılmış bir ağız ve gevrek bir ses tonuyla: “katılımcılık, demokrasi” filan gibi birkaç klişeyi dile getiriyorlar ama temel unsurları sevgisizlik, kıskançlık.

Birbirinden nefret!

Diğer “sol” partilere bakın. Başkanlar birer derebeyi gibi “küçük aşiretlerin” başında olmayı, posterlere, otobüslere resimlerini bastırmayı marifet sanıyor. Hayatta kendi gücüyle başaramadığı bir şöhrete sahip olmaktan, partinin sırtına binerek egosunu tatmin etmekten başka bir derdi yok.

Bir de “öteki taraf”a bakın.

AKP’yi kurdukları zaman Bülent Arınç, Abdullah Gül gibi isimler milletvekili.

Gül kendi partisinde genel başkan adayı olup, delegenin yarısının oyunu almış. Siyasi yasağı yok, dil bilir. Arınç da Gül de Erdoğan’ın ağabeyleri. Kaldı ki Erdoğan siyasi yasaklı, seçime bile giremiyor.

Ama sıra genel başkan belirlemeye geldiği zaman Arınç da Gül de “Hayır!” diyorlar “Bu kardeşimiz halkta daha çok ilgi görüyor. Onu genel başkan yapmamız gerekir.”

Siz böyle bir davranışı Deniz Baykal’dan ya da öteki “solcu”lardan bekler misiniz?

Acı acı güldüğünüzü görür gibi oluyorum.

Haklısınız, gülünç bir soru sordum.

Neyse AKP macerasına devam edelim:

Seçimler sonucunda Abdullah Gül başbakan oluyor, sonra koltuğunu Erdoğan’a devrediyor.

Şimdi de Erdoğan, yardımcısını Cumhurbaşkanı yapıyor.

Arınç buna itiraz etmiyor ve AKP içindeki herkes sarılıp birbirini tebrik ediyor.

İşte sır burada.

Dünyanın her yerinde sol dayanışmacı, sağ bireycidir.

Türkiye’de ise durum tam tersi.

Solun bencilliği, düşmanlığı, küçük düşünmesi ve kıskançlığı karşısında, dayanışmacı bir hareket Türkiye’yi ele geçiriyor.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde yeni ve çok önemli bir sayfa açıldı.

Eğer siyasal İslam bu dayanışmayı sürdürür, laikler de amip gibi bölünmeye devam ederlerse; emin olun bugünleri de arayacağımız noktalara gelmemiz çok yakındır.

25/04/2007 vatan

Yazı kategorisi: Güncel Dergah Olayları, Haber-Gündem, okunası yazılar | 5 Yorum »

bilişim uzmanı uyuma :))

Yazan: bobolican Mart 21, 2007

bilişim uzmanı, bu ne vurdumduymazlık bu ne adam sendecilik, bu ne nemelazımcılık, bu ne bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılk, bu ne dergah aidatını vermeyen bizden değilcilik, bu ne parayı veren düdüğü çalarcılık.. uzatmayayım daha:)
bedri kardeşimizi üye listesine almayı unutmuşsun, yoksa sana yamuk mu yaptı, ben böyle bir geçmişi kurcaladım da üye listesine isimini yazmıyacağımız bir yamuğunu görmedim, amma varsa sana bir yamuğu :) bilelim..
yoksa sızıntı paralarını mı vermedi..
üye listesinde bediri görmek istiyorum…
saygılarımla..

Yazı kategorisi: Eleştiri, Güncel Dergah Olayları, Haber-Gündem, Son Dedikodular, basın açıklamaları, okunası yazılar | » yorum bırak;

300 spartalı….

Yazan: bobolican Mart 20, 2007

dergah üyeleri dün akşam genç turkcell’den yararlanarak sinemaya gittik amma katılım zayıftı.. fetva makamı, rıfuli ve ben..

neye mi gittik__? 300 spartalıya

Termofil Savaşı
Vikipedi, özgür ansiklopedi
(Thermopylae savaşı sayfasından yönlendirildi)
Git ve: kullan, ara
Termofil Savaşı

Leonidas Termofil’de, Jacques-Louis David (1814)
Tarih: 11 Ağustos, M.Ö. 480
Yer: Termofil, Yunanistan
Sonuç: Pers zaferi

Taraflar
Yunan Şehir Devletleri İttifakı Persler
Kumandanlar
Leonidas I † Serhas I
Güçler
300 Spartalı ve 700 Tespialı 100.000 – 500.000[1] arası
Termofil Savaşı (Yunanca Θερμοπύλαι, Termopile) M.Ö. 480 yılında Yunan kent devletlerinden oluşan bir ittifakın Mora yarım adasını Balkanlar’a bağlayan Termofil dağ geçidinde kendisinden çok daha kalabalık istilacı Pers ordusuyla yaptığı savaştır. Tarihteki en ünlü direnişlerden biridir. Termofil geçidi Antik Yunandan itibaren savaşlarada sahne olmuştur.

M.Ö. 480 yılında Pers kralı Serhas (Kserkses) babası Darius un Atinalılara yenilmesinin öcünü almak için Çanakkale’yi geçerek, Yunanistan’ı istila etmek üzere yola çıktı. Herodot’un belirttiğine göre iki yüz elli binden savaşçıdan oluşan Pers ordusunun vatanları üzerine yürüdüğü haberi bütün Yunanistan’ı dehşete düşürdü. Yunanistan o tarihten aralarında siyasal birlik oluşturamamış ve birbirleri ile sürekli çatışan şehir devletlerinden oluşuyordu. Ancak Yunanistanın topyekün istilası tehdidi şehir devletlerinin bir ittifak oluşturmasını sağlamıştır. En büyük şehir olan Atina’nın en zayıf günlerini yaşıyor olması Antik Yunanistandaki bütün ümitlerin, Dor savaşçı özelliklerini taşıyan Spartalılara bağlanmasına sebep oldu. İki yüz elli bin kişilik ordunun başka türlü durdurulamayacağına inanan Sparta’nın eş iki kralından biri olan Leonidas tek çarenin Termofil Geçidi’nin tutulması olduğuna karar verdi. Kalabalık orduların hareket alanını kısıtlayan ve askeri manevralara izin vermeyen kayalık geçit ancak göğüs göğüse mücadele ile ele geçirilebirdi.

Pers ordusunun hareketiSpartada Karnia Festivalinin başlaması Sparta’nın üst düzey yargıçlardan oluşan yönetim kurulu Eforların Sparta Ordusunun yola çıkmasına izin vermemelerine neden oldu. 5 gün süren festivalin bitmesini beklemenin geçidin tutulması için geç kalınmasına yol açacağına karar veren Leonidas, 300 kişilik muhafız birliğini alarak geçidi tutmak ve yardım gelene kadar Pers ordusunu oyalamak için yola çıktı. Spartalılar müttefik de toplayarak MÖ 486 yılında Termofil geçidinde Perslerle karşı karşıya geldi. Persleri burada olabildiğince oyalayarak geride kalanlara ordu hazırlamaları için süre kazandırmış olacaklardı. 7 gün boyunca 300 Spartalı ve 700 Tespialıdan oluşan küçük Yunan birliği iki yüz elli bin Pers askerini geçitlerin öte tarafında tutmayı başardı. Ancak beklenen yardım gelmedi.

7. günün sonunda Pers generali Hidasnes, bir grup askeri Malisli Efialtes adında bir hainin gösterdiği bir dağ patikası üzerinden Yunanlılar’ın arkasına çıkartınca Persler geçidi arkadan sarabildiler. Bunun üzerine Sparta kralı Leonidas Tespialı askerlere geri çekilme emri verdi. Kendisi ise 300 askeriyle ülkesinin kanunları gereğince burada savaşarak ölecekti. Son muharebenin bitimine doğru ölen Leonidas’ın cesedini korumak için kalan son Spartalıların tırnak ve dişleriyle mücadele ettiği Herodot’un kayıtlarında belirtiliyor. Burada kahramanca ölen askerler sayesinde güç toplayan Yunan kentleri bu savaşın ardından Persleri Salamis ve Plateade mağlub ederek tarihin ilk demokratik düzenini korumuşlardır.

Pers ordusunun buradaki ağır kayıplar Serhas’ı o kadar korkutmuştur ki daha sonra Pers donanması Salamis’te yenilgiye uğradığında istilayı tamamlamak üzere ordusunun sadece çok küçük bir kısmını geride bırakarak Yunanistan’dan çekildi. Kalan bu ordu ise Platea Savaşı’nda yenilir. Termofil’deki Yunan savunmacıların başarısı, bir ordunun manevi gücünü yükseltmek için eğitimin, donanımın ve savaş alanın taktik kullanımındaki avantajları vurgulamak ve aynı zamanda bunaltıcı üstünlüğe karşı gösterilen cesaretin örneği olarak gösterilebilir. Spartalı ve Tespialılar’ın kahramanca fedakarlığı çağlar boyunca birçoklarını etkilemiştir.

Tüm Spartalı ve Tespialı askerler cesurca savaşmışlarsa da, hepsinin en cesuru olarak Spartalı Diekenes gösterilir. Savaş arifesinde bir Trakya yerlisi Pers okçularının sayısını anlatmak için, Perslerin attığı okların güneşin yüzünü örttüğünü söylemiştir. Diekenes ise buna yanıt olarak gülmüş ve şöyle cevap vermiştir: “Öyleyse biz de gölgede savaşırız”

Termofil anıtıBugün Termofil’de iki anıt kalmıştır. Sonradan yapılan anıtta Kral Leonidas’ın kendisinden silahlarını isteyen Serhas’a söylediği sözler yazılıdır:”MOLON LABE” – “GEL VE KENDİN AL” ikincisinde ise Şair Simonidesin sözleri vardır. Bu sözler tüm savaş yazıtlarının en ünlülerindendir: “Git, Spartalılar’a söyle, buradan geçen yabancı, burada, kanunlarına itaat eden bizler, yatıyoruz.”

savaş budur, amma filmde iranlı kardeşlerimize fazlaca yüklenmişler, adamları hayvandan da aşşağıya indirmişler, bunu kınıyoruz, zabit kardeşimiz dediği gibi youtube’yi de kınıyoruz.. kınamayanları da kınıyoruz.

Yazı kategorisi: Eleştiri, Güncel Dergah Olayları, Son Dedikodular, basın açıklamaları, okunası yazılar | 6 Yorum »

bu haftaki nokta dergisi..

Yazan: bobolican Mart 11, 2007

okunmalııı

Yazı kategorisi: Eleştiri, Güncel Dergah Olayları, Kitap Tanitimi, Son Dedikodular, basın açıklamaları, fetvalar, okunası yazılar | 2 Yorum »